Mahur

jelo On Ekim - 28 - 2011

şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
o mahur beste çalar müjgan’la ben ağlaşırız
gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
yalnız kederli yalnızlığımız da sıralı sırasız
o mahur beste çalar müjgan’la ben ağlaşırız

 

bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
gittiler akşam olmadan ortalık karardı

 

bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra
sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
geceler uzar hazırlık sonbahara

Peki kaçımız biliriz o içimize işleyen sözlerin nasıl yazıldığını ve bestelendiğini ? İşte Can Dündar’ın kaleminden ”O Mahur Beste”nin hikayesi.

 

Taksim’de Cafe Pandrossa’da buluşmuş üçü: Attilâ İlhan, Ahmet Kaya ve Gülten Kaya…
Pandrossa, Şair’in vazgeçilmez mekânı o sıralar…
Ahmet Kaya’nın, -İlhan’ın deyimiyle “o deli kara çocuk”un- elinde bir kaset… Kasette yeni bir şarkı:
“Mahur…”
Yine Şair’e haber vermeden bestelemiş şiirini…
“Böyle bir Sevmek”te, “Yangın Gecesi”nde “Cinayet Saati”nde, “Jilet Yiyen Kız”da yaptığı gibi…
Sonra da eşi Gülten’e ricacı olmuş yine:
“Attila Bey seni benden daha çok seviyor. Dolayısıyla Usta’ya şarkının haberini vermek yine sana düşüyor”.

 

Gülten çevirmiş telefonu… Ertesi güne randevulaşmışlar.
Şiir, bir tablo gibi önlerinde duruyor:
“şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
o mahur beste çalar müjgan’la ben ağlaşırız
gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
o mahur beste çalar müjgan’la ben ağlaşırız”.

 

* * *

Ahmet Kaya lafa girmeden Attilâ İlhan, “Dur ben sana bu şiiri nasıl yazdım onu anlatayım” demiş:

 

“12 Mart sonrasının kahır günleriydi. Bir sabah radyoda duyduk ağır haberi: Deniz’lere kıymışlardı. Karşıyaka’dan İzmir’e geçmek için vapura bindim. Deniz bulanıktı; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı… Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra… Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm”.

 

“bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
gittiler akşam olmadan ortalık karardı”.

 

* * *
O anlattıkça ıslanmış kirpikleri Gülten’le Ahmet’in…
Bir kadın ismi sandıkları Müjgan’ın eski dilde “kirpik” anlamına geldiğini orada öğrenmişler. Şair’in “müjganla ağlaşmak”tan kastını da orada çözmüşler.
“Mahur”, Ahmet Kaya’nın en sevilen şarkılarından biri oldu sonradan…
Ve şimdi ,her şarkısı hiç söylenmemiş gibi, her şarkısı hiç bitmeyecekmiş gibi
İyiki doğdun Abi
Alıntıdır…..

49 views

İnsanlık Ayıbı – Perde Bilmem Kaç

simurg On Ağustos - 17 - 2011

Temmuz 2011, 33 yaşından gün aldığım günlerde aynadaki suretime bakmaya çekiniyor, insan olmaktan utanç duyuyorum.

Tarih boyunca, güçlü olanların yanında yer almayı seçmiş olmaktan, haklıyı güçlü kılamamış, güçlüyü haklı ilan etmiş olmaktan dolayı, yapılan haksızlıkları düşünüyor, bunların üzeri örtülerek büyümüş olmaktan, unutturulmak istenenleri hatırlamak için direnmemekten dolayı bir parçası olmuş hissediyorum.

Bu duygular bu araştırmayı yapmaya itiyor beni, öğreneceklerimden dolayı şimdiden biraz sarsılmış olarak, aralıyorum tarihin karanlık sayfalarını. Bu kez bu cümlede yaptığım bir benzetme değil üstelik, kapalı duran bir kitabın ışık girmemiş sayfalarından bahsetmiyor, koyu bir cahiliyeden, aymazlıktan, acımasızlıktan, vicdansızlıktan bahsediyor olacağım.

Struma Faciası

Kaynak: .ntvmsnbc, Salih Erdağı Blog.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Struma bir Bulgar gemisi, adını Bulgaristan’daki bir nehirden almış ve Panama bandıralı. 46 metre boyunda 100 yolcu kapasiteli, 1867’de Newcastle tersanelerinde inşa edilmiş bir ahşap gemi. İşletmecisi Yahudi asıllı Dr. Baruh Konfino ve Pandelis adlı bir Yunanlı’nın Campania Mediteranea de Vapores Limitada acentasına bağlı.
1941’ yılında Romanya’nın Yaş şehrinde 4 bin Yahudi’nin Nazilerce katledilmesinden sonra, Romanya Yahudiler Filistin’e gitmeye karar alıyor. Götürecek gemi Struma. Gemi basında çıkan ilanlarında Struma Quen Mary Transatlantiğinin fotoğrafları pazarlanıyor. 780 kişiden kişi başı 1.000 dolar ücreti alınıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yunan acente, kendilerini götürecek geminin karasuları dışında beklediğini söyleyerek 100 kişilik gemiye yüzlerce kişiyi bindiriyor. Tereddütler itirazlar olsa da inanmaktan başka seçenek yok. Sonrasında zor koşullarda yolcuğa devam ediliyor. Struma bir adet tuvalet ve dört lavabo var, su, kovalarla denizden çekilip güvertede yüzler yıkanıyor, çay üç günde bir dağıtılıyor, portakal sandıkları parçalanıp yakıt olarak kullanılıyor. Gıda olarak herkese bir portakal, biraz fıstık ve şeker veriliyor.

 

Struma’nın motoru Köstence’den ayrılır ayrılmaz sorun çıkarmaya başlıyor, boğazların önüne gelindiğinde dizel motor çatlıyor. Struma SOS çağrısını alan Türk kurtarma gemisi eşliğinde 15 Aralık 1941’de Sarayburnu açıklarına çekiliyor. Gemide 300 çocuk, 200 kadın toplam 769 yolcu varmış. Gemide benzin ve yağ tükenmiş. Geminin telsizi, aydınlatma motoru ve ana motoru ciddi biçimde arızalı , yeterli miktarda can kurtarma sandalı ve yeleği de yok.
Gemiye Türk resmi görevlileri dışında kimsenin çıkmasına izin verilmemiş. Gemiden ayrılmak yasaklanmış. Gemiden atlayarak kaçan bir genç yakalanıp geri getirilmiş. Türk makamları yolcuların gerçek niyetinin Filistin’e gitmek değil İstanbul’a ayak basmak olduğu kanaatinde imiş. Ancak İstanbul’daki Yahudi cemaatinin ısrarları üzerine, 10 gün sonra Yahudi cemaati liderlerinden Simon Brod* ve Rıfat Karako’un gemiye çıkmasına izin verilmiş. Amerikan Yahudi Komitesi’nin İstanbul Hahambaşılığı’na gönderdiği 10.000 dolar ile yolculara sıcak yemek dağıtılmış. O günden sonra geminin günlük iaşesi bedeli Yahudi cemaatinden alınarak Kızılay Cemiyeti’nin İstanbul şubesi tarafından temin edilmeye başlanmış.

 

Britanya Filistin’e koyduğu kotaları aşmamak için Yahudi göçünün yaratacağı sorunları bahane ederek Türkiye’nin gemiyi geri yollaması için baskı yapıyor, Türk makamları yolcuları ne olursa olsun başlarından atmak istiyor, geminin kaptanı yolcuları indirip Bulgaristan’a dönmek istiyordu. Yazışmalarla o koşullarda 62 gün geçiyor. Sonunda Britanya makamları yaşı 11 ile 16 arasında olan 28 çocuğa seyahat belgesi verebileceklerini açıklıyor. Ama Türkiye çocukların gemiden indirilmesini reddediyor.

 

Bir hafta sonra da gemiye Karadeniz’e çıkma emri veriliyor. Kararı duyan çaresiz yolcular geminin iki yanına üzerinde büyük harflerle ‘Immigrants Juifs’ (Yahudi mülteciler) yazılı bezler asmışlar, tepeye de ‘Sauvez-nous’ (bizleri kurtarınız) yazılı beyaz bayrak çekmişler. Bunun üzerine 200 kadar polis gemiye çıkıp yolcuları tekme tokat güverte altına sokmuşlar. Daha sonra da geminin çıpası kesilip, dev bir kılavuz gemisine bağlanarak Karadeniz’e çekilmiş. Gemi uzaklaşırken, beyaz çarşafın üzerinde şu satırlar okunuyormuş: “Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!.. Kurtarın bizi!…”

 

Struma, 23 mil açıkta, motorsuz, yakıtsız, yiyeceksiz, susuz, ilaçsız kaderine terk edilmiş. 24 Şubat 1942 günü, saat 02.00’de gemi daha sonra ortaya çıktığı gibi bir Sovyet denizatlısı tarafından batırılmış. Kurtarma sandalları bölgeye ulaştığında Struma’dan ve 769 yolcusundan geriye kalan üçü ölü dört beden. Sağ kurtulan şanslı kişi 19 yaşındaki David Stoilar imiş.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Stoiler’in emniyetteki ifadesi şöyle: “Patlamadan birkaç saniye sonra suya çarptım ve yine birkaç saniye sonra su yüzüne çıktım. Havadan tahta parçaları yağıyordu. Gemiyi göremedim, tümüyle yok olmuştu. Su, buz gibi soğuktu ve kadın erkek insanlarla doluydu. Bunlar geminin parçalanan ahşap bölümlerinden dışarıya fırlamışlardı. Anında boğulmuşlardı ötekilerin pek çoğu da öldüler.”

 

“…Beni fenere götürdüler, yemek yedirdiler ve ertesi sabaha kadar istirahat etmem için yatak verdiler. Fenere bir polis geldi ve beni alıp bir otobüs istasyonuna götürdü. Beni Üsküdar’a götürecek otobüse bindirdi. Üsküdar’da bir ambulans bekliyor ve beni bir askeri hastaneye götürdü. Tek yataklı bir odaya konuldum. Kapıda her saatte bir polis nöbet bekliyordu ve hekim ile hastabakıcı dışında hiç kimsenin odaya girmesine izin verilmiyordu. … El ve ayaklarım donmuş halde hastanede geçirdiğim birkaç günden sonra… Emniyet Müdürlüğü’ne gittik…. Polis beni orada iki üç hafta tuttu. Zincire vurulmamıştım, ancak her akşam bir hücreye konuyor ve sabah çıkarılıp ortak alanda durmama izin veriliyordu. Bir çok kere altta bulunan sorgulama odasına alınmış ve tekrar tekrar nereden geldiğimi ve gemiye ne olduğunu sordular. Neden hapiste tutulduğumu sorduğumda bir Türk vizesine sahip olmayıp, Türkiye’de yasadışı bulunduğumdan ötürü olduğunu söylediler. Her gün yakında bulunan bir lokantadan bana yemek gönderiliyordu. Bunun İstanbul Yahudi cemaati tarafından organize edildiğini varsayıyorum. Birkaç gün sonra Yahudi cemaatinin gönderdiği bazı elbiseleri de aldım. Nihayet bir öğleden sonra Bay Simon Brod’un beklediği zemin kata indim. Bay Brod bana Struma’nın enkazından sağ kurtulmamın bir mucize olduğunu, ancak bu trajedinin tek tanığı olarak Türk resmi makamlarından sağ kurtulmuş olmamın daha büyük mucize olduğunu söyledi…”

 

Gemiden tek kurtulan da David Stoiler değilmiş. Standart Oil Company of New York (Kısaca Socony, şimdiki adıyla Mobil) petrol şirketinin Romanya Müdürü Martin Segall, eşi ve iki çocuğu, şirketin Türkiye temsilcisi Vehbi Koç’un İçişleri Bakanı Faik Öztrak’a yaptığı özel rica sayesinde, gemi Karadeniz’e kovalanmadan gemiden alınmış. Ayrıca Medea Salamovici adlı hamile kadın, kanama geçirdiği için gemiden çıkarılarak Balat’taki Or Hayim Hastanesi’ne kaldırılmış.

 

Hükümet Struma’nın batmasıyla ilgili açıklamayı 12 Mart 1942’de yapmış: Türkiye’nin faciada hiçbir sorumluluğu yokmuş. Tek yapılan gayri meşru yollardan Türkiye’ye girmeye çalışanları önlemekmiş. Emniyet mensupları Yahudi cemaatine ‘hükümetin bu meselenin kapatılmasını ve bir daha bahsedilmemesini istediğini’ söylemiş, onlar da seslerini çıkarmamışlar. Olay böylece kapanmış. Ama bu katı mülteci politikası aynen sürmüş. Benzer tarafsız ülkelerin o yıllardaki politikaları da bizden çok farklı değilmiş.
Tarih bir gün aydınlanır ki müthiş bir hızla bilişim çağında, artık an be an bu gerçekleşiyor; her yalan açığa çıkıyor. Tarihte yapılan insanlık suçları vatan hizmeti, yapanlar da kahraman ilan edildi, gerçek yurtseverler de hain.

 

Nazi zihniyeti: “Köpeklere giriş serbestir”, Bu kapıdan Yahudiler ve Ermeniler giremez” pankartları nedeniyle hakkında dava açılan “nazi”ye verilen beş ay hapis cezası paraya çevrilmiş, çocuklara 23 er yıl hapis cezası veren bir sistemin olağan hali.Özetle kirli siyaset, adını devlet koyup kendi yarattığımız kavramla, bugün tiksinerek sözünü ettiğimiz Nazilere destek olmuşuz. Ve bugün bilgi dağarcığımı sorguladığımda, öyle çok vahşetin parçası hissediyorum ki kendimi. Hangi insanlık evrimi sırasında kendimizi diğerlerinden daha farklı ve üstün bulduysak, ve hangi zaman diliminde hangi hakla çizgiler çizdiysek yere, suya ve hatta göğe, hangi hakla kendimize çobanlar seçip, ne dediyse ‘hak’ bulduysak, hangi hakla dünya madeni olmayan demire, delik delip barut doldurduysak, lanetliyorum. Utanıyorum.

 

Devlet adını verdiğimiz kurum, sınır diye isimlendirdiğimiz saçma çizgiler uğruna , yine adını siyaset koyduğumuz bir takım saçmalıklarla, kan dökülmesini meşruleştirmek görevini üstlenen bir çobandan fazlası değilse, yanlışı sorgulamak gerekiyor…

 

Bir sonraki araştırma konularım:
Mavi Alay,
Ninem,
Arnavutlar,
Dedem…

23 views

Yine Sensiz Yine Linc

jelo On Temmuz - 28 - 2011

10 yıl oldu

Bir isim vardı dilimizde, kendimizden bildiğimiz , gittiğinde kendimizden giden bir parça.10 yıl olmasına rağman halen gittiğine kendimiz inandıramadığımız bir isim.

10 yıl önceydi, gitti dediler, artık yok dediler, öldü dediler, önce bu kadar kolay söylenmesineydi öfkemiz, nasıl olurda inanırsınıza kızdık sonra, en sonunda da kabullenilmesine bu kadar kolay. Daha hayattayken doyamadığımız , özlediğimiz bu gerçeğimizin bir daha olmayacağına nasıl ikna edecektik bu hoyrat yüreği.

 

Açtığımız her rakının bir kadehi sanaydı be gözüm, yediğimiz köfte ekmeğin soğanı, tuttuğumuz takımın alex i, sevgilinin titreyen göğüsleriydin , yaşamaya bir türlü alışamadığımız şu hayatın patavatsızı, söylemeye korktuğumuz gerçeklerin dile gelişiydin be gözüm. Hadi biz seni bıraktık da, sen bizi nasıl bıraktın be iki gözüm. Daha bir çoban kavalında yitirdiğimiz nazlıcana, bir gedikte sırtından vurulan bedirhana alışamadan ,sensizliğe nasıl aılışacağımızı hiç hesap edemedin mi be gözüm.

 

Hani sen rıza için diyordunya, ne kolay söylediler! ,sanki dev bir taş ocağını ,kökünden dinamitleyip üstüme devirdiler! diye, hiç düşünmedin mi o savunduğun ve uğruna ölümleri göze aldığın realiteye inananların geride kalacağını ve o dev taş ocağının milyon keresinin altında kalacağını.

 

Bakma sana söylenip durduğumuza, seni sorgulayışımıza. Bizim vicdan azabımızın can çekişlerinden başka bişey değil aslında, sen milyonlarca yılın sesi olurken ,biz bugünün sesi olmaya korkar olduk. Sen olmayacak zamanları sorgularken, biz bu zamanları yorumlayamayacak kadar korkağız diye seni bu kadar çok özlüyoruz. Sen sonradan gördüğümüz ancak hiç yaşayamadığımız cesaretimizmişsin ama, ama işte.

 

Bu aralar senden hahsediyorlar, adını söylüyorlar, gelsin diyolar, zamanında senin infazını onaylayanlar günah çıkarma ayini sırasındalar, Gülten Abla’da çok direndi ama oda katıldı birkaçına, adını her andığında yutkunuyor, siktir çekmek istiyor ama öylece kalakalıyor. Aynı bizim gibi, ama sen öğrenemediklerimizi öğretmeye çalışmıştın zamanında bize, koymuştu postunu çekmiş restini, siktiredişini, keşke seni zamanında anlayabilseydik, anlatabilseydik. Keşke işte

 

Hani uğruna yemekler kaybettiğin Fenerbahçe varya, o Fenerbahçe de senin gibi düşünenler ,geçen sezon sana selam olsun diye tirübünlerinde bir pankart astı, özledik diyordu, iki gözüm diyordu, seni soruyordu. Bugünlerde o çocuklar yine dertli, gene bir linç in sıkıntısı içersinde o çocuklar. Neyse, boşver şimdi sen bunları.

 

Bugün senin doğum günün, özledik be gözüm, hemde çok, ne sevgilinin titreyen göğüsleri gibi, ne köftenin soğanı, ne açılan rakının kadehi gibi, gözümüzden her akan yaşın birini sana adayacak kadar.

 

Özledik be gözüm

35 views

İsrail Apartheid’ine Kırmızı Kart

jelo On Temmuz - 4 - 2011

Filistinli spor grupları UEFA’dan 2013 turnuvasının İsrail’de düzenlenmesi yönünde aldığı son kararını iptal etmesini talep ediyor.

42 Filistin futbol kulübü ve 37 yönetici, oyuncu ve diğer ileri gelen Filistinli spor simaları tarafından imzalanan mektup UEFA Başkanı Michel Platini’ye gönderildi. Mektupta UEFA’ya İsrail’i “Filistinlilerin haklarını şiddetle ezdiği için ödüllendirmeme” çağrısı yapıldı.

Mektupta Platini’ye Ayman Elkurd, Şadi Şibaki ve Vecih Muşate adlı futbolcuların İsrail’in 2008-09 kışında Gazze’ye yönelik saldırısının 1.400′den fazla kurbanı arasında olduğu ve Refah Ulusal Stadyumu’nun yerle bir edildiği hatırlatıldı. Bu saldırıyla ilgili olarak kurulan BM gerçekleri araştırma komisyonu, İsrail’i kasten sivilleri hedef almakla ve savaş suçları işlemekle itham etti.

‘İsrail Apartheid’ına Kırmızı Kart’ kampanyasının koordinatörü Haidar Eid, “Platini geçen Eylül’de İsrail’i kamuoyu önünde kınamıştı, dolayısıyla UEFA’nın önemli bir turnuvaya ev sahipliği yapma onurunu kanunsuz işgal ve apartheid uygulayan bir ülkeye vermesi karşısında şok olduk. Yeni bir ev sahibi ülke seçilmelidir,” diyerek tepkisini dile getirdi.

Eid, sözlerine şöyle devam etti: “Gazze, 2008-09 katliamının ardından halen harabe durumda ve İsrail tarafından uygulanan ölümcül abluka sonucunda dünyanın en büyük açık hava hapishanesi konumunda. UEFA, İsrail’in 2013 21 yaş altı turnuvasına ev sahipliği yapmasına izin vererek İsrail’in diğer ülkeler gibi bir yer olduğu algısını yaratıyor ve İsrail’e daha fazla zalimlik yapması için cesaretlendiriyor.”

2005 yılında Filistin sivil toplumu, dünya üzerindeki vicdan sahibi insanları İsrail, uluslararası hukuka uyana kadar İsrail’e karşı boykot, yatırımların geri çekilmesi ve yaptırımlar kampanyası uygulamaya çağırdı. Spor boykotları dahil olmak üzere Güney Afrika’ya yönelik boykotlar, Güney Afrika’da apartheidin son bulmasında önemli bir rol oynadı. İsrail spor takımları, artan ölçüde insan hakları aktivistlerinin gösterileriyle karşı karşıya kalıyor.

Mektup, insan hakları aktivistlerinin 2. Özgürlük Filosu’nu denize indirmeye hazırlandığı sırada geldi. 2010 tarihli bir BM raporu, İsrail’i birinci Özgürlük Filosu’ndaki gemilere uluslararası sularda iken çıktığından ve dokuz aktivisti öldürdüğünden dolayı şiddetle eleştirdi.

Haidar Eid mektubu şöyle bitiriyor: “Tüm dünyadan vicdan sahibi insanlar, İsrail’in Filistinlilerin haklarını bastırmasının ve ortaçağa özgü Gazze ablukasının kaldırılmasının zamanının geldiği inancını paylaşıyor. UEFA’yı 2013 21 yaş altı turnuvası için yeni bir yer seçmeye çağırıyoruz.”

FİLİSTİNLİ OYUNCULARA ENGEL

Öte yandan Taraftar sitesinin bildirdiğine göre Filistin milli takımının dört futbolcusunun Batı Şeria’da Perşembe(23 Haziran) günkü Olimpiyat elemelerinde oynamaları için Gazze’den çıkmaları engellendi. Bu dört oyuncu Muhammed Ebu Dan, Anas El-Hilu, Muhammed El-Sadudi ve Alaa Attie idi.

*Mektubun tam metni ve imzacıların listesi için bkz.: http://www.bdsmovement.net/2011/letter-to-platini-7377

NOTLAR
1. Mektubun tam metni ve imzacıların listesi için bkz.:http://www.bdsmovement.net/2011/letter-to-platini-7377(İngilizce)
2. UEFA Başkanı Michel Platini’ye yazılan mektup 42 Filistin futbol kulübü ve 37 yönetici, oyuncu ve diğer ileri gelen Filistinli spor simaları tarafından imzalandı.
3. Geçen Eylül’de Michel Platini, İsrail’i Filistinli futbolcular üzerinde uyguladığı seyahat kısıtlamalarından dolayı UEFA’dan ihraç etmekle tehdit etti.http://www.middleeastmonitor.org.uk/…ership-of-uefa
4. Taraftar sitesinin bildirdiğine göre Filistin milli takımının dört futbolcusunun Batı Şeria’da Perşembe günkü Olimpiyat elemelerinde oynamaları için Gazze’den çıkmaları engellendi.
Bu dört oyuncu Muhammed Ebu Dan, Anas El-Hilu, Muhammed El-Sadudi ve Alaa Attie idi.
http://footballpalestine.blogspot.co…eam-vs_21.html

Daha fazla bilgi ve röportaj ayarlamak için irtibata geçiniz:
Gazze  Haidar Eid – media@bdsmovement.net
Londra  Micheal Deas – michael.deas@bdsmovement.net

9 views

Futbol Şarkıları

jelo On Ekim - 20 - 2010

Futbol şarkıları dendiği zaman çoğu kimsenin aklına Şampiyonlar Ligi müziği, Brayn Adams’ın We’re Gone Win , Manchester United’ın glory glory Man United yada son dönemlerde Klüp takımlarının popçulara yaptırdığı albümler gelir sanırım.

Yanlız bizim burada dikkatini çekilmesini istediğimiz şarkıların içeriği çok daha başka. Şu zamanlar bahsi geçtikçe özlemle andığımız eski trübünleri bize bir nebze de olsa hatırlatan, endüstriyel futbol kavramından anlık da olsa soyutlayan yıllar öncesinin şarkıları.

Futbol, bu toprakların vazgeçilmezlerinden: hayatın her alanına girme becerisini göstermiş; müzik de ondan nasibini almış. Taşplak döneminden bu yana futbolu konu edinen plaklar yapılmış, arada 45′lik/33′lük-kaset-CD evrimi gerçekleşmiş, bu alışkanlıktan vazgeçilmemiş. “Taraftar” olmanın gereği bu, belki bir ritüel. Bu yazı da 45′lik döneminde yapılmış futbol plaklarının bir kısmını kapsıyor.

Lafı fazla uzatmadan bu şarkıların üzerinden bir bir geçelim.

1973 Yılında, 71 Kupası ve arkasından gelen efsane dönem sonunda Urfali Babi’nin yaptığı “Bastır Ankaragücü” eseri.(Urfali Babi, Kemal Sunal’ın “Salako” adlı filminde “Aman Salako” türküsünü söyleyen ozanımızdır. ) Bastır AnkaraGücü en eğlenceli futbol şarkısı olmaya aday.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

1915 doğumlu ses ve sinema sanatçımız Mahmure Handan’ın 1928 yılında seslendirdiği ,Karşıyaka semtiyle özdeşleşmiş şarkısı

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Ünlü Brezilyalı teknik adam Didi’nin (Waldir Pereira) antrenörlüğündeki Fenerbahçe 1973-1974 sezonunda lig şampiyonu olmuştu.

Bu sezon 4 kupa kazanan Fenerbahçe, yalnızca Türkiye ligi birincisi değil, yanı sıra 1973 Cumhurbaşkanlığı kupası, 1973 Başbakanlık kupası 1973-1974 Türkiye kupalarının da sahibi olmuş, çok parlak bir dönem geçirmişti.

Bu başarı da plağa ilginç bir biçimde yansıdı. Fenerbahçe takımı stüdyoya girerek, Nesrin Sipahi’nin okuduğu “Yaşa Fenerbahçe” (6) adlı ünlü marşa eşlik etmişti. Plağın arkasında aynı marş enstrümantal olarak yer almıştı.

Bu dönemde bir başka plak daha piyasaya çıktı. Bu kez plakta Fenerbahçe tribünlerindeki taraftarların sesi duyuluyordu. Fenerbahçe tribünleri Urfalı Babi adıyla da tanınan Amigo Babi (Yılmaz Kayral) ile birlikte “Haydi Bastır”(7) adlı şarkıyı plağa okumuşlardı. Plağın arka yüzünde ise “Fenerbahçe Oyun Havası”(8) yer alıyordu.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Fenerbahçe’nin galibiyetleri yalnızca şampiyonluk maçları anlatımına, şarkı ve marşlara değil mizahi türde plaklara da konu oluyordu. Ali Poyrazoğlu’nun 1970′lerdeki ünlü tiplemesi Ali Uyanık da Fenerbahçeliydi.

Ali Poyrazoğlu’nun “Ali Uyanık” tiplemesiyle hazırladığı “İcabında Fenerbostan” Fenerbahçeliliği konu alan futbol mizah plağıydı. (9) Bu mizah plağının aralarında söylenen şu nakarat dikkat çeker:

“Fenerbahçe, Fenerbahçe,

Döner, döner, Yenerbahçe,

Atar yemez icabında,

Sekiz tane Çekerbahçe.”

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Mevzu Endüstriyel Futbol olunca AdanaDemir i anmamak olurmu ? Trübünleri kalbinin sol tarafından destekleyen taraflı tarafsız herkesin imrenerek baktığı Demirspor camiası da futbol şarkılarıyla renk katıyor listemize.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Türkiye’nin tamamina yakin kisminda ve yurtdışında 43 değişik kentte konser yönetmis , 1968′de ürdün kralı hüseyin tarafından liyakat madalyası ile ödüllendirilmis, istanbul ekspres gazetesi’nce yılın erkek şarkıcısı seçilen, milliyet gazetesi yarışmasında şarkıları ödül kazanan, 1992′den itibaren ankara televizyonu için “gönül bahçelerinden nağmeler” programını gerçekleştiren Kutlu Payaşlı 1970′li yıllarda Eskişehirin Es es şarkısını seslendirmiştir.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Futbol şarkısı demek aslında takım şarkısı demek. Fenerbahçe, uğruna en çok şarkı yazılan takım.
Fenerbahçe için yapılmış ilk 45′lik ise 1965′te, Vasfi Uçaroğlu Orkestrası’nın yaptığı Şampiyonlar Şarkısı: “Paslar yerini buldu / Ağlar gollerle doldu / Bu yıl da Fenerbahçe / Yine şampiyon oldu”.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Şimdilerde Amatör kümeden kurtulmanın hesaplarını yapan Vefaspor bir zamanlar 1.Lig’de 3 büyüklerle başabaş mücadele edip ligi kasıp kavuruyorlardı.

Vefa’nın dönemin müzisyen/yorumcularından Metin Ersoy tarafından kulübe ithaf edilen müzikal şiiri o yılları yeniden yaşamıza vesile oluyor.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

1976′da ilk kez Istanbul takımları dışında bir şampiyon çıkmış, “Karadeniz fırtınası” Trabzonspor’un “dördüncü büyük” olarak anılmasına neden olacak bu başarı, hemen plaklarla desteklenmiştir.Sinan Subaşı’nın Şampiyon Trabzon’u ise bir Şen Ola Düğün uyarlaması bu yayınlanan plaklardan birtanesi.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

70 views

Mondiali Antirazzisti 2010

naseer On Ağustos - 2 - 2010

8 Temmuz Perşembe. Hedefimiz olan Mondiali Antirazzisti’nin yapıldığı Casalecchio Di Reno’ya gitmek üzere arkadaşlarla Floransa’dan ayrılıyoruz. İlk olarak Bologna tren istasyonunda iniyoruz, buradan Casalecchio Di Reno’ya gidecek treni beklerken 1980’de neo-faşistlerin istasyona yaptıkları bombalı saldırıda ölenler anısına asılan plakayı görmeden etmiyoruz. Trenimiz geliyor, Mondiali heyecanı ufaktan artmaya başlıyor bünyede. Casalecchio’da kalacağımız yere çantaları bıraktıktan sonra hiç vakit kaybetmeden festival alanına doğru yola koyuluyoruz. Bugün Mondiali’nin ikinci, ama başlangıç açısından en can alıcı günü çünkü tüm gruplar-takımlar sahalara inip el sıkışıyor, tanışıyor.

Tümbunlara geç kalmamak için çantaları odalara fırlatıyoruz ve 5-10 dakika sonra kendimizi festival alanının girişinde buluyoruz. Bu sene festival insanları “Equal rights for all/Herkes için eşit haklar” sloganıyla karşılıyor. Haklara dikkat çeken bu slogan, 2010 Şubat’ında Reggio Calabrio bölgesindeki Rosarno kasabasında yerel halk tarafından bazı göçmenlerin havalı silahla yaralanması ve göçmenlerin gösterdiği reaksiyona karşı festivalin gösterdiği hassasiyeti temsil ediyor. Festival kitapçığında da anlatılan olayın, İtalya’ya gelen işçi göçmenlerin sıklıkla yaşadıkları bir sorun olduğuna dikkat çekiliyor.

Bununla beraber paylaşım ve çok-kültürlülük, cinsiyet ayrımcılığı  ve homofobiye karşı mücadele, özgür bir şekilde cinsiyet yönelimi hakkına sahip olmak ve organize suç şeklinde gerçekleşen kadın ve çocuk ticaretinin önüne geçmek bu sene festivalin dikkatleri üstüne çekmek istediği diğer temel konular.

2009’daki festival bu seneki festivale oldukça yük bindirmiş durumda. Geçen seneki festival iki büyük fırtınayla büyük maddi hasar almış ve bu sene, finansal açıdan toparlanması için çok önemli. Mondiali Antirazzisti katılımcılarından hiçbir şekilde para almıyor. Festivale giriş, kamp alanı, konserler ve diğer etkinliklerin hepsi parasız. Üstelik satılan yiyecek ve içkiler İtalya standartlarına göre oldukça düşük bir seviyede. Festival kitapçığı ve broşürlerde bu mali krizden bahsediliyor ve insanlardan kendilerince bir maddi yardım yapmaları isteniyor. Bu sene Afrika’da yapılan Dünya Kupası’yla festivalin eş zamanlı olması bir bakıma daha dikkat çekici olmasını sağlıyor(Dünya Kupası’ndaki maçlar dev ekrandan herkes tarafından izleniyor).

Daha girişteki pankartlar ve afişlerin yanından yürümeye başladıkça hissediyoruz; evet evdeyiz! Daha çok sayıda ve daha göze çarpan yerlerde “Kick Sexism” pankartları görüyoruz. Festivaldeki ilk durağımız olan Piazza Antirazzista’da gördüklerimizi pekiştiren bir ruh hali hakim zaten. Piazza Antirazzista, festival alanı içinde bulunan çok büyük bir çadır. Çadırın bir yarısı etkinlikler için ayrılmışken, diğer yarısında posterlerin asılması için sütunlar ve küçük standlar var. Festivale katılan gruplar buraya kocaman posterler asmakta serbestler, hatta insanları buna teşvik etmek adına poster asan gruplara turnuvada 3 puan verilmesi gibi şirin bir kural da var. Biz de hazırladığımız İngilizce ve İtalyanca posterleri asarak 3 puanı kapıyoruz hemen, artık rakipler düşünsün!

Futbol turnuvasına ismimizi yazdırmamıza rağmen eksik kişi olduğumuz için maçları nasıl oynayacağız diye endişelenirken, sahaya girdiğimizde tüm stres üstümüzden kalkıyor. Kimse maçların derdinde değil, mühim olan sahada tanışmak-paylaşmak. Festival alanı dünyanın dört bir yanından ezgilerle mezeleniyor, turnuvada kendi grubunda bulunan takımlar çember oluşturup tek tek kendilerini tanıtıyorlar. İsmini yazdırıp gelmeyenler elbette var ama gelenlerin çoğu kalabalık bir şekilde gelmişler. Biz iki kişi dalıyoruz çembere, anlatıyoruz: İstanbul-Fenerbahçe-Vamos Bien. İstanbul’u duyanlarda hemen ufak bir şaşkınlık ve tebessüm beliriyor. Anlaşılan buralara İstanbul’dan pek uğrayan yok! Festival katılımcılarının %70-80’lik kısmını İtalyanların, özellikle de Bologna’dan gelenlerin oluşturduğunu söyliyeyim.

Sahalar dışında en kalabalık yerler, yemek ve bar alanları. Buralar özellikle, öğlen vakti kavuran Temmuz sıcağında istediği biraz gölge, çokça bira olanlar için. Konser sahnesi ve kamp alanı bu yerlere oldukça yakın; bu yüzden kalabalık hiç parçalanmıyor, festival kalabalığı hep tek bir gövde olarak kalıyor(özellikle geceleri). Konser alanı ile yemek alanlarını ayıran yol, grupların açtıkları standlara ayrılmış; buralarda sıklıkla tişört ve diğer aksesuarlar satılıyor. Tişörtlerin çoğunu ACAB’dan türetilmiş farklı dizaynlar oluşturuyor, diğer tişörtler ise grupların kendilerini temsil eden tişörtler. Meşaleler festival alanının her an bir noktasında alevlenebilir ve kulağınıza tezahüratlar doluşabilir(Berlusconi ve polise yönelik tezahüratlar en popüler olanlar!).

Festival alanında bulunan Bar Kakaluta insanların oturduğu bir başka alan, ama diğerlerinden farkı günün belli saatlerinde burada yapılan festivalin radyo programı. Çoğunlukla bazı kişilerle (bunlar organizatörler veya bazı katılımcılar olabilir) sohbet programları yapılıyor. Elbette hepsi İtalyanca olduğu için biz birşey anlamadık, ama festivalin böyle bir parçası olması, değinilmek istenilen konularla bilgilendirme yapılması açısından çok iyi.

Hem dil sorunundan kaynaklanan insanlardaki hafif çekingenlik, hem de grupların toplu halde beraber oturmaları, maç öncesi el sıkışmalarını insanlarla tanışmak için en iyi yol haline getiriyor. Biz eksik olmamıza rağmen tüm maç saatlerinde sahada olup, maç yapacağımız takımlarla tanıştık ve onlar bize oyuncu vererek dostluk maçları yaptık. Viyana’dan Goodball (bu takım aynı zamanda festivalde çalan bir müzik grubuydu), Bologna’dan üniversite öğrencilerinin oluşturduğu Deportivo La Carogna, Roma’dan takımlarının aslında başka türlü olduğunu söylemeye gelen Start MyLazionet kendi grubumuzdaki iletişim kurduğumuz takımlardı. Takım listesinden ve Piazza Antirazzista’daki posterlerden dikkatimizi çeken grupları, maç yaptıkları sahalarda bulmak da insanlarla tanışmak için diğer iyi bir yol oldu. Bunların arasında Reggio Emilia’dan Polisportiva Zelig (İsmini Woody Allen’ın Zelig filminden alan kalabalık grup, ortasında Woody Allen resmi olan kocaman kızıl bayraklarıyla ve güzel posterleriyle festivale renk katanlardandı.), daimi sarhoş Red Manchester, Padova’dan formalarına ACAB yazdırmış Real Shock vardı.

Festivalin 3. ve 4. günü, önceden bağlantılarımız olan Marsilya, AEK ve Livorno’dan gelen katılımcılarla buluştuk. Marsilya ve AEK, Ultras Original isimli karma grupla festivale katılmışlardı. Ultras Original’ın davetiyle bir maçlarında onlara katıldık. Takımda davetli (hatta festivalde çok sayıda) Virtus Verona’dan insanlar da vardı. Onlardan biri, Toni ile maç öncesi tanışırken İstanbul’dan olduğumu öğrendiğinde, Venedikli olduğunu ve iyi bir tarihimiz olmadığını(deniz savaşları) söyleyip ekledi: “Siktir et, gel bu akşam beraber içelim!”

En çok zaman geçirdiğimiz diğer grup Livorno Curva Sud’du. Onlar da uzun bir araba yolculuğundan sonra festivale hem geç, hem de eksik bir şekilde gelmişlerdi. Onlarla da Livorno Curva Sud forması altında 2 maça çıkıp bol bol içtik, bol bol konuştuk. Onlarla beraber, Bologna’dan Dinamo 7 Fonti’ye karşı oynadığımız maç oldukça zorlu geçti çünkü karşı takımın çoğu 10 yaş civarı çocuklardan oluşuyordu. Bizi dağıttılar ama 2 şans golüyle maçı almasını bildik! Dinamo! Dinamo!

Mondiali Antirazzisti 2010’deki son gün,  Dünya Kupası final maçıyla noktalandı. Son gün kimi gruplar sabah kahvaltıdan sonra, kimi gruplar turnuvanın final maçından sonra birbiriyle vedalaşıp ayrıldı. Yani Dünya Kupası final maçına kalan çok az kişi vardı, ve aslında ilgiyi insanların nereye göstermesi düşünüldüğünde olması gereken de buydu. 5 gün boyunca herkes kendini gerçekten evinde hissetti ve tek ses olmanın dayanılmaz keyfi bir kez daha hissedildi. Yaklaşık 150 takımın katılımıyla gerçekleşen bu harika festival organizasyonu ve insanlar, her geçen gün çok da ihtiyacımız olan yalnız olmadığımız hissini yeniden uyandırdı. Festivalde tüm tanıştığın insanların, dünyanın her yerine kök salmış bir ağacın dalı olduğunu hissettirmeleri çok güzel bir duygu. Eğer bu yazı festival hakkında bir tavsiye ile bitmesi gerekirse, tam da söyleyeceğimi tecrübe etmiş biri olarak söyleyebilirim ki, iki-üç kişi olsanız hatta tek olsanız bile, hiç düşünmeden zaman ayırıp en azından bir kere mutlaka gidiniz. Dostları bekletmeyiniz!

“Hepimiz birlikte yaşamayı ve daha toleranslı olmayı  öğrenmeliyiz, ve babalarımızın bize milletler arasındaki düşmanlık hakkında öğrettiği zırvalıklardan kurtulmalıyız.” J. Strummer

Mondiali Resimler

Mondiali Dökümanlar

6 views

Doğadan Çaldığımız Yeter

jelo On Temmuz - 16 - 2010

Mekan Iğdır-Ermenistan sınırında Muharremtaş Hudut Karakolu Yemekhanesi; 01:00-03:00 nöbetine çıkmaya yarım saat var, Tv kumandası her zamanki gibi gene ön masada ve biz de Poşet'lerin masasında adamlar ne izliyosa mecbur bakıyoz. Eleman kanalları gezerken 30 saniye kadar bir müzik kanalında kaldı,farklı sanatçılar "Divane Aşık Gibi"'yi okuyorlar, inanılmaz güzel enstrümanlar ve sesler eşliğinde, gözlerim faltaşı gibi açılmış şekilde televizyona doğru yönelmiştim ki kanal değişti. Daha önceden istediğimiz bir kanalı açmalarını rica ettiğimizde hiç tınlamıyorlardı bile, o an o kadar sinirlendim ki onlardan birine dönüştüm adeta ve "müzik kanalını açmayan toptur" dedim, eleman şöyle bir baktı bana ve "tabi abi" dedi.

Kendilerinden ilk o zaman haberdar oldum, traji-komik ama bir o kadar da ülke gerçeği.

Böyle bir oluşum yıllar önce "Playing For Change" adı altında , John Lennon'ın  “Stand By Me” şarkısını dünyanın dört bir yanından sanatçıların seslendirip klip çekmesiyle karşımıza çıkmıştı.Amaçları seslerini duyurmak, gelir elde etmek ve bu geliri savaş bölgelerine yardım olarak ulaştırmaktı.

Şimdi böyle bir çalışma bizim topraklarımızda. Ülkenin dört bir tarafından farklı farklı gençler, doğa için birşeyler yapmak için çırpınıp dururken; henüz hiçbir doğa derneği bu projeyi sabiplenmemiş.

 

“Doğadan çaldığın yeter!  Şimdi doğa için çal!” diyerek yola koyuldular. "Divane aşık Gibi"'ye getirdikleri bambaşka yorum ile seslerini duyuran 45 doğasever şimdi 91 kişi ile yollarına devam ediyor.Doğaya olduğu kadar engelli insanlara da duyarlılıklarını gösteren gençler, ikinci parçalarıyla engellileri de müzikle unutmayacak bir şekilde hatırlatıyorlar.

 

Projenin sitesinde çıkış noktalarını ve amaçlarını şöyle ifade ediyorlar:

 


'Doğa İçin Çal, bir agaclar.net projesidir.

Dünya'nın hali ortada. Yerküresiyle, atmosferiyle tehlike sinyalleri verip duruyor.

Küresel iklim değişikliği bir dert; seller, taşkınlar, buzulların erimesi, kıyıların denizler tarafından yutulması ihtimali, kuraklık…

Beslenme başka bir dert; besin bulanlar için GDO'lu ürünler, denetimsiz tarımsal ilaçlama, sakıncalı katkı maddeleri… Bulamayanların sorunu karmaşık değil: Sadece açlık! Enerji savaşları, temiz su savaşları… Yani gidişat iyi değil.

En güçlü ya da yoksul olanların büyük çoğunluğu, kendi küçük ya da büyük çıkarını esas alarak, kendini dünyanın merkezine koyarak yaşıyor. Herkesin mazareti var!

Çok şey sadece günü kurtarmaya yönelik.. Doğayı yok sayarak yapılan her şey, geleceğimizi biraz daha belirsizleştiriyor. Komik olan, korunmak doğanın umurunda bile değil. O nasıl olsa, öyle ya da böyle var olacak… Vay bizim halimize…

İklim değişiklikleri, seller, taşkınlar, bunlar dünya kabuk bağladığından bu yana hep var ama son yüz yılın grafikleri öncekilerle benzerlik göstermiyor, kendi elimizle yaptıklarımızın, bu kötü gidişe direkt etkisi var. Önceleri düşe kalka yaşıyorduk, artık kıçımızın üstünde hızla kaymaya başladık. İşin bilimiyle uğraşan herkes bu konuda hem fikir. Çevreci hareketler, bu gidişi durdurulması gerektiğini herkese anlatmaya çalışıyor.

Agaclar.net olarak başından beri işin neresinden tutacağımıza bakıp durduk. Yaptığımız her şeyde bu amacın izi var. Daha neler yapabiliriz?

Doğa sorunlarının evrenselliği, doğanın insanlara mekan ve kaynak oluşuyla, müziğin evrenselliği ve insanların ortak dili oluşu arasındaki bağ, projenin çıkış noktası oldu.

Müzik; yaygın, eneji dolu, durdurup kendini dinleten ya da arka plana geçip çaktırmadan varolan… Seçtiğimiz parça: "Divane Aşık Gibi" Bilmeyen yok, sevmeyen yok…

Dünyanın çivisini çıkaranlar kadar, bunu seyretmekle yetinenler de benzer biçimde sorumluysa, çözümler bulmak ve uygulamak zorundaysak, her vesile ile hatırlamalı, hatırlatmalıyız…. Hem değişim gerektiğini bilip, hem "Şöyle yap, böyle yap" laflarını dinlemediğimize göre, "ne yapmalıyım" diye düşünmek gerektiğini her dinlediğinde hatırlatan bir müzik işe yarar mı? En azından konunun farkında olanlar için, arka planda fazladan bir vicdan azabı durumu yaratır mı?

"Birlikten kuvvet doğar" mı? Tek tek düşündüğümüz, anlatmaya çalıştıklarımız, hep birlikte, bir ucundan tutarak ortaya konduğunda verdiği enerji artar mı?

Agaclar.net'ten Fırat Çavaş, doğdukları iller farklı, yaşadıkları mekanlar farklı, zevkleri, yaşama bakış açıları farklı 45 müzisyeni, varolan gerçekleri bir kez daha hatırlatmak için bir araya getirdi: Doğa için çal!

"Divane Aşık Gibi" yollarda dolaşmaktan başka, hem mecazda hem de fikirde "Sen yağmur ol, ben bulut, Maçka'da buluşalım" diyoruz.

Yeni başladık, devam edeceğiz…

Sizi de bekleriz!'

9 views

Kocaman Çocukluğum

jelo On Temmuz - 7 - 2010

Sene 1994 sonu 1995 gibi, tarih tam olarak aklımda değil. Lise henüz bitmiş ve bir sonraki yıl Üniversiteye girme hayallerinin süslediği sömestir tatilinde o zamanların henüz Karlı Sektör haline geldiği Dersanelerden birine kayıt olma derdindeydik. >>> »

9 views

Geçmiş Düşü

simurg On Temmuz - 6 - 2010

1970 yapımı buharlı bir trenin lokomotifinde başladım zaman yolculuğuna. Hemde ne yolculuk “geçmişten bugüne, bugünden geleceğe” ve de geçmişten derinlere…… Üstelik, bu yolculuk henüz devam eden neşeli, bittikten sonra ise düşünceli bir hale sokan türden insanı.

Yolculuk annemin tavan arasına sakladığı 3 tekerlekli bisikletimle, yüzümde koca bir gülüş, kalbimde ise bir burukluk bırakıyor. Geçmişin bırakmayı hiç istemediğim yanlarından biri olsa gerek. Şimdi baba yadigarı ortası delinerek oturağa çevrilmiş tahta sandalye eşlik ediyor ona.Onlara bakıp,zaman içinde bir dönem çok sevip sonra bıraktıklarımı düşünüyorum bir an….ilerliyorum…. >>> »

6 views

ah kazım ah

mydeniz On Temmuz - 6 - 2010

92 yılında Ali ile kurdukları grup Çağdaş Sanat Atölyesi (ÇSA) bünyesindeydi. ÇSA ise kökleri kazlıçeşmeye dolayısıyla deri işçilerine dayanan bir sanat atölyesiydi.

İlk çalışmalarına zeytinburnunda başlamışlardı. İsimleri henüz Dinmeyen değildi. Aynı siyasi çevrenin havasını soluyorduk. Klasiktir, her siyasi çevrenin bir sanat çevresi ve buna bağlı müzik, tiyatro grupları olmazsa olmazdı. Onlarda bizim olmazsa olmazlarımızdı. >>> »

3 views